2 Mayıs 2012 Çarşamba

Principia Mathematica Philosophiae Naturalis

Bugün 2 Mayıs (doğum günüm) ve bütün zamanların en büyük fizikçisi sayılan Isaac Newton'un "Principia"sının çevirisi için sözleşme imzaladım. Tahmini bitiriş tarihim 1 Eylül 2014. Bu eser 1687'de yazılmış olup 325 yıldır Türkçeye çevirilmemiştir. Yapıtın büyüklüğü karşısında korkuyorum; bir ortağım olacak bu işte, umarım yarı yolda bırakmaz beni. Yapıtın çevirisi Latince ve İngilizce'den karşılaştırmalı olarak yapılacaktır. Kullanacağım İngilizce çeviri California Üniversitesi baskısı olacak. Eserin hakkını vermek için çok titiz olmaya özen göstereceğim/göstereceğiz. Uzun ve az uykulu geçecek bir 2 sene bekliyor beni. Newton fiziği Galileo ve Descartes'ın attığı ontolojik temeller üzerinde kurulmuş, epistemolojik temellendirilmesi için ise Immanuel Kant'ın dogmatik bir uykudan uyanarak aydınlanmasını beklemiştir. İşte bu "Principia" dünyayı değiştiren denklemlerle ortaya çıkmış büyüklüğü sorgulanamayacak bir yapıttır. Newton'un genel çekim yasası fizikteki en önemli dönüm noktalarından biridir. Dünya ondan sonra bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Aslında insan Ay'a 1969'da değil, 1687'de çıkmıştır. Ya da başka bir şekilde söylemek gerekirse Ay'a atılan insanlık için büyük olan adımın temelleri 1687'de işte bu "Principia" ile atılmıştır. Bu önemli eserin umarım hakkını veririz.

Isaac Newton genel çekim yasasını ortaya koyarak yeryüzünde cisimlerin düşmesini sağlayan nedenin aynı zamanda Ay'ın dünyanın yörüngesinde durmasını sağlayan neden olduğunu ileri sürmüştür. Newton'un teorisinde eksik kalan yan yer çekimi diye bilinen kuvvetin nasıl işlediğidir. Newton yalnızca cisimlerin yer çekimi etkisinde nasıl devindiklerini ortaya koymuştur, ama yer çekimi denilen kuvvetin aslında nasıl işlediği ve ne olduğu konusunda bir şey ileri sürmemiştir.

Bir klişe olan söylence kütle çekimi ile elma arasındadır. Bu klişe olan hikayeye göre Newton Lincolnshire'da küçük bir kasabadaki evinin meyve bahçesinde evren hakkında düşünüyordu. Başına bir elma düştü ve bu, ona elmanın düşmesine neyin sebep olduğunu, başkaca söylersek, elmayı yere hangi gücün çektiğini düşündürttü. Newton bu soruya yanıt olarak, elmanın yere düşmesine neden olan sebebin kütle çekimi dediği bir kuvvet olduğunu düşündü. Ama onun asıl dehası elmayla kalmayıp soru sormaya devam etmesiydi. Elmayı yere çeken kuvvet aynı zamanda evrendeki her şeyin deviniminden de sorumlu olabilir miydi? Newton yaşadığımız evrendeki her şeyin deviniminin hesaplanabileceğine inanıyordu. Kütle çekimi yasası dünyadaki cisimlerin kütle çekimi etkisinde nasıl devindiğini hesaplamamızı sağladığı gibi yıldızların, gezegenlerin ve galaksilerin evrende nasıl devindiklerini hesaplamamıza da yarar. Böylece düşen elmadan yaklaşık 300 yıl sonra Ay'a doğru bir insan için küçük olan ama bütün insanlık için dev olan bir atım atabildik. Newton'un genel çekim yasası Ay'a yolculuk için son derece önemliydi. Newton bize cisimlerin nasıl ve neden devindiği hakkında bir yasa sunmuştur, ama kuvvetin nasıl işlediği ve neden kaynaklandığı konusunda bir şey söylememiştir. Kütle çekimini bu ilahi ellerden kurtaracak olan da 20. yüzyılda Albert Einstein olacaktır.

İşte bu "Principia" düşen bir elmadan Ay'a doğru bir yolculuktur. İnsan aklının yolculuğu.

31 Ocak 2012 Salı

Yakında yayınlanacak yazı: Teori-Olgu İlişkisi Üzerine

Uzay-Zaman ve Neden-Etki

Doğada nedensellik ilişkisi zaman bakımından ardışık olan ya da uzayda birlikte ortaya çıkan şeyler arasında kurulan bir ilgidir (bkz. Hume ve Kant). Eğer uzay-zaman "big bang" ile ortaya çıktıysa, "big bang"den önce ne vardı diye sormak anlamsız olacaktır. Çağdaş fizik paradigmasında uzay da zaman da big bang ile ortaya çıktı diye kabul edilir. Şu halde zamandan önce gelen bir etkin neden tasarlamak insan aklı için kabul edilemezdir. Bunu varsaymanın tek olanaklı yolu zaman ortaya çıkmadan zaman var diye kabul etmekten geçer ve yine aynı şekilde big bang nerede oldu diye sormak ya da big bang olmadan önce kozmik yumurta neredeydi diye sormak da anlamsızdır. Bunu varsaymanın tek olanaklı yolu uzay var olmadan uzay vardı demekten geçer. Bu soruları sormak "kürenin kenarı neresidir diye sormak kadar anlamsızdır".

10 Ocak 2012 Salı

İnsanlar, Akılları ve Halleri

Herkes kendi tercihine göre biçimlenir, kafaların ayrı olduğu kişiler arasında mesafe büyük olsa da o kişiler o mesafeyi kapatmak için bir şeyler yapmayıp bundan şikayet ediyorlarsa yaşamlarında seçimlerinin getirdiği sonuçlara da katlanmasını bilmeliler. Bu hayata bir şey vermemektir, kaçmaktır, korkaklıktır, aklını kullanmamaktır. Bir insanın hayatında karşısına çıkan fırsatlar, durumlar, olaylar karşısında doğru karar verebilmesi ve eyleme geçebilmesi aklını kullanmasına bağlıdır. Kant aklını başkasının kılavuzluğunda olmadan kullanmaktan söz etmiştir. O aklını başkasının kılavuzluğunda kullanma, yani aklını dinlemeye cesaret et demek ister. Ama toplumda, toplumumuzda eğitimli diye bilinen kitle bile aklını kullanmak istememekte, yığın olmak için büyük bir çaba göstermektedir. Yığın olmak için gösterdikleri büyük ve yılmaz çabayı akıllarını kullanmaya adasaydılar insanlık bütün olarak farklı bir yerde olabilirdi. Bunun yerine onlar ezbere, kimi sözlerin arkasından o sözlerin kendilerinde uyandırdığı hoş duygulardan dolayı gitmeyi tercih ediyorlar. Herhangi bir sözü eleştirmeden, sorgulamadan iyi olarak algılayıp o sözlerin ne anlama geldiğini bile anlamadan ezbere yaşıyorlar. İşte insan. İşte insan ve halleri bunlardır.

8 Ocak 2012 Pazar

Aklın Sınırları

"İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye erişemez" (Albert Einstein)

Başka bir anlamda "aklın sınırı" ile kastedilen de şudur ve buna şunu eklemek gerekir: Aklın sınırını felsefe çizer. Bu sınır dilin içinden çizilir. Sınırın ötesine geçilemez ve "Üzerine konuşulamayan konusunda susmak gereklidir" (Ludwig Witgenstein). İnsan aklının sınırı düşünülemez olanın sınırıdır aynı zamanda. Aklın sınırlarının dışında kalan düşünülemez olanın sınırları içine girer.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Ne yaptın sen, David!

"Bu ilkelere bağlı kalarak, kütüphaneleri taradığımızda neleri tahrip etmeliyiz. Söz gelişi elimize tanrıbilimle ilgili bir okul metafiziği kitabı mı aldık, soralım: İçinde sayı ya da nicelik üzerine herhangi bir soyut akıl yürütme var mı? Yok. İçinde varoluş ya da olgu durumları üzerine herhangi bir deneysel akıl yürütme var mı? O da yok. Atın öyleyse onu ateşe. İçinde safsata (sophistry) ve yanılsamadan (illusion) başka bir şey olamaz. (An enquiry concerning Human Understanding, 165.34)

Hume'un kitapları ateşe atma düşüncesinin nedenleri üzerinde durulmalıdır. Hume'un yaşadığı dönemi, Aydınlanma dönemini düşünecek olursak ve Hegel'i hatırlayacak olursak David Hume tam da kendi çağının çocuğu olarak düşünmüştür. Bu bağlamda söylediklerine elbette haklılık payı verilebilir, ama yanızca Hegelci bağlamda, diyeceğim tarihsellik bağlamında. Ben de, defalarca kere, safsata ve yanılgılar içeren kitapların yayınlanmaması gerektiğini -insanların bu kitapları ciddiye aldıklarını çoğu kez gördüğümden- düşünmüşümdür. Ama Kant'ın Evrensel Tarih Düşüncesi'nden hareket edecek olursak insan düşüncesinin gelişimi insan türünde kendini gösterecektir, bireylerde değil. İnsanlık bütün olarak sık sık hatalı yollara girecek, çıkmazlarla karşılaşacak, ama sonunda insan aklı doğruya yönelecektir. Ortak akıl bir pusula gibi hep doğruya yönelecektir. Hegel'in dediği gibi ortak akıl bu amaç uğruna gerektikçe insanlığın tutku ve çıkarlarını araçlaştıracaktır. Şu halde bu tür yazıları ateşe atmaya gerek yoktur. Tarih aklın mahkemesidir ve tarih denilen bu mahkemede zaten bu tür yazılar tarihin çöplüğüne gidecektir. Ama bu bakış açısının da bizi bir açmaza soktuğu hemen görülebilir. Eğer her şeyin akıl tarafından belirlendiği bir insanlık durumu gelecekte bir gün ortaya çıkacaksa bu felsefenin ve tarihin sonu olarak yorumlanmalıdır. Felsefe varlığını insan düşüncesinin gelişmesine borçludur ve gelişmekte olan hiçbir şey de mükemmel değildir, çünkü tamamlanmamıştır ve tamamlanmadığı oranda mükemmellikten uzaktır. Gelişme dediğimiz sürecin doğası da budur. Gelişmenin tamamlanması devinimin durması demektir ve tarih söz konusu olduğunda bu insan düşüncesinin deviniminin durması anlamına gelir.

İşte her türlü düşünsel durağanlık felsefenin, dolayısıyla da tarihin sonu demektir. O zaman aklın amacı her türlü safsata ve yanılgıyla girilen sonu gelmez bir Humecu mücadeledir. Bu da bir döngüsellik değildir, tersine her türlü döngüsellikten uzak olan tarihin bizzat kendisidir. Tarih ya da daha tam ifadesiyle düşünce tarihi ancak bu koşulla aklın gelişmesi olarak adlandırılabilir. Bir gelişme ki, hiçbir zaman tamamlanamayacak, bitmeyecek bir gelişme. Bununla birlikte sanki bu süreç tamamlanacakmış gibi bakmamızın gerektiği bir süreçtir tarih.

Akıl düşünce tarihinin başından beri inancın karşısında olmuştur. Akıl ve inancı uzlaştırma gibi girişimler bin yıllık Ortaçağ düşüncesi tarihinde başarısız kalmıştır. Aklın inançla girdiği bu sonu gelmez savaşta, bu uzlaşmazlık tam ifadesini Tertullianus'un "Saçma olduğu için inanıyorum" sözlerinde bulmuştur. Bütün Ortaçağ düşüncesi, Plotinos'un "Bir"inden taşan akıl anlayışından etkilenerek ve aklın kaynağını Tanrıda bulan bir inancın etkisinde kalarak, aklı çıkmış olduğu kaynağa geri götürmek için sonu gelmez bir uğraşı içinde yitip gitmiştir adeta. Aklı bu alçalmış olduğu durumdan, inancın temellendirilmesi için bir araç olması durumundan çekip çıkaran modern akıl anlayışı olmuştur. Modern 17. yüzyıl düşüncesi aklı Tanrının bile nihai kaynağı olarak ele almış ve tözleştirmiştir. Descartes'ta aklın varoluş nedeni Tanrıyken Tanrının bilinmesinin temeli aklın kendisi olmuştur. Descartes felsefesinde aklın dolaysızca kavradığı ilk varlık aklın bizzat kendi varlığıdır. Descartes'ın cogito'su aklın kendisinin temellendirilişidir. Böylece kendi varlığı hakkında dolaysız bir kavrayışa sahip olan akıl inanç için de bir temellendirme olabilecek bir ilk ilke olarak ileri sürülmüştür. Modern düşüncenin başlangıcı tam da bu nedenle Ortaçağ düşüncesinden tam bir kopma olarak görülemez. Bu anlayışın içine düşmüş olan ne Descartes'ın ne Leibniz'in ne de Newton'un düşünceleri -ne kadar modern olurlarsa olsunlar- Klasik çağ düşüncesinin karşısında düşmüş olmaktan kurtulabilir. Onlar yalnızca Ortaçağ'ın dogmatik anlayışları karşısında bir ilerleme kaydetmiş olan yeni dogmatik anlayışlar olarak yorumlanmalıdır.

İnsan aklının bu serüveninde Klasik çağ düşünceleriyle ölçüştürülebilecek olan düşüncelerin ortaya çıkışı Aydınlanma çağı olan 18. yüzyılı beklemek zorunda kalmıştır. Başlangıçta alıntıladığımız sözün sahibi büyük filozofumuz David Hume aklın kendisine karşı bir eleştiriyle yönelerek 17. yüzyılın dogmatik akıl anlayışına karşı çıkmıştır. Hume'un analitik ve sentetik yargılarımız arasında yaptığı ayırım epistemolojik bakış açısının hareket noktasını oluşturur görünmektedir. Hume'un yaptığı ayırıma göre insan aklının bütün nesneleri ya sayı ve nicelik üzerine olan idea ilişkileridir (relations of ideas), ya da olgu durumlarıdır (matters of fact). Aklın ilk türden nesneleri aritmetik ve geometrinin bilimlerinin yargılarıdır ve zorunludurlar. Başka bir deyişle bunların tersini düşünmek çelişkiye yol açacağından tersi olanaksızdır, düşünülemez. Aklın ikinci türden nesneleri ise deneysel onaylamayla doğrulandıklarından hiç de ilk türden olanlar gibi zorunlu değildirler. Bu türden yargıların tersini düşünmek de olanaklıdır ve hiçbir çelişkiye yol açmaz. Başka bir ifadeyle bir olgu durumu hakkındaki yargımızın tersinin yanlışlığı kanıtlanamaz. Yazının başında Hume'dan aktarılan alıntıda da belirtildiği üzere aklın bu iki tür konusunun dışında hiçbir konusu yoktur ve bunların dışında kalan her türlü söylem ya safsatadır ya da yanılma.

20. Yüzyıl düşüncesinde bir akım olan Mantıkçı Olguculuk hareketi Hume'un bu düşüncesini alarak mantık ve matemetiğin önermeleri ile doğa biliminin önermeleri dışında kalan bütün dilsel ifadeleri anlamsız olarak nitelemiştir. Humecu "kitap yakma"nın başka bir ifadesidir bu da. Burada önemli olan, bizi biraz konumuzdan uzaklaştıran, Hume'un düşüncelerini anlamaya çalışmaktır. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi Hume idea ilişkileri ve olgu durumları arasında ayırım yaptıktan sonra olgu durumlarının zorunluluklarının temellendirelemez oluşunu da vurgulamıştır. Her olgu durumunun başka türlü de olabilmesi olgu durumları hakkındaki önermeleri inanç önermeleri durumuna indirgemiştir. Çünkü gelecek olgu durumlarına ilişkin her türlü yargı Hume'a göre alışkanlık temelinde ortaya çıkmakta ve bu anlayış da olgu durumları hakkındaki bütün deneysel akıl yürütmelerimizi psikolojizmin içine itmektedir. Burada sorulacak bir soru, olgu durumları hakkındaki deneysel akıl yürütmeler yalnızca inanç düzeyinde kalıyorsa doğa bilimlerinin önermelerini tanrıbilim önermelerinden ayıracak bir ölçütümüz var mıdır? Hume açısından bir yanıt, doğa bilimleri yapıtlarını ateşe atmaktan kurtaran çözüm, bu yapıtların deneyim hakkında olmasıdır. Tanrıbilimin metafizik önermeleri, Hume açısından, zorunluluk taşımayan deneyim yargıları gibidirler. Ama hem zorunluluk iddia etmekte hem de deneyim alanını açıkladığı iddiasındadırlar.


Yeniden asıl soruna dönecek olursak, insan düşüncesinin tarihi eğer aklın tarihi ise yukarıda anılan akıl-inanç çatışmasından oluşan bir tarihten öte bir tarih olacaktır bu. Bu tarih aklın tarihi olduğu için aklın girdiği çıkmazları da sergileyen bir tarihtir. Akıl insanın tarihi boyunca her zaman inanca karşı mücadelesi üzerinden bu tarihi yazmamaktadır, tersine eğer bu aklın tarihiyse başarılarıyla ve başarısızlıklarıyla aklın gerçeklikle mücadelesinin de tarihi olmaktadır. Bir o kadar da aklın kendi kendisiyle mücadelesinin tarihidir. Ama Hume'un kendi çağının çocuğu olduğu gerçeğinden hareket edilecek olursa, safsata ve yanılgıları insanın tarihinden bertaraf etme amacı oldukça anlaşılır bir amaçtır, Aydınlanma'nın tinine de uygundur. Aydınlanma tini, insan aklının, eğer mükemmellik yolunda ilerleyecekse bir an önce safsata ve yanılgılardan, başka bir ifadeyle tanrıbilim ve okul metafiziği sorunlarından kendisini kurtarması gerektiğini söyler. Bununla birlikte Hume'un yapmış olduğu ayırım gereği olgu durumları hakkındaki bütün akıl yürütmelerimiz bir tür psikolojizm içinde kalarak saf doğa biliminin, yani matematiksel fiziğin temellerine büyük bir darbe indirilmiş olmaktadır. Bu temellerin sağlama alınması da yine Aydınlanma filozofuna düşecektir, ama başka bir Aydınlanma filozofuna, Immanuel Kant'a. 


Hume tarafından dogmatik uykusu içindeyken rahatsızlık verilen Kant da geçmiş metafiziği, aklın düşmüş olduğu bir durum olarak yorumlamıştır. Kant'ın Aydınlanma tanımı aklın düşmüş olduğu bir durumu varsayar ve aklın kendi olanaklarıyla bu durumdan çıkmasıdır Aydınlanma. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi adlı yapıtı da bir akıl eleştirisi olarak, aklın her türlü teorik bilmesinde ulaşabileceği nihai sınırları ortaya koymakta ve sınırları da yine olanaklı deneyimin koşulları olarak ortaya koymaktadır. Hume için geçerli olan Kant için de geçerlidir. Kant da kendi çağının çocuğudur. Bize Newton fiziğinin bilgikuramsal temellerini vermiştir. Geçmiş metafiziği ise sıkı bir eleştiriden geçirmiş ve Tanrı kanıtlamaları, ruhun ölümsüzlüğü ve evrenin başlangıcının olup olmadığı gibi konuları aklın teorik bilmesinin dayandığı sınırların dışında bırakmıştır. Kant'a göre 'tanrı', 'ruh' ve 'evren' yalnızca aklın ideleridir ve deneyimde geçerli olan kategorilerin bu idelere yüklenmesi söz konusu olamaz. Görülebileceği gibi Kant da Hume'un izinden gitmektedir; aralarındaki fark Kant'ın biraz daha felsefi bir ustalıkla soruna yeni bir çözüm önerisi getirmiş olmasıdır. Bu yeni çözüm doğa bilimi önermelerinin Hume'un iddiasının aksine zorunlu bir kuruluşunun olabileceğini göstermesidir. Bu zorunlu kuruluş aynı zamanda deneyimin olanaklılığının koşuludur. Böylece Kant aklın sınırlarını çizerek aklın teorik kullanımını yalnızca saf matematik ve genel doğa bilimiyle belirlemiştir. Böylece okul metafiziği ve her türlü tanrıbilime "yasal olarak işten el çektirilmiştir."


David Hume'un "atalım öyleyse onları ateşe" önerisinin nedeni akla uygun olmayan safsata ve kuruntuları aklın tarihinden çıkarmak istemesidir. Aynı eğilim ama tamamen farklı bir tarzda Kant tarafından gerçekleştirilmiştir. Kant etiği bile ahlaklılığı, istemeyi aklın koyduğu yasanın belirlemesi koşuluna bağlar. Dinsel veya kültürel ahlak aklın koyduğu yasadan kaynaklanan ahlaklılık ile bir arada durmaz. Kant Saf Aklın Eleştirisi'nde "inanca yer açabilmek için bilgiyi ortadan kaldırmak zorunda kaldım" der. İnancın söz konusu olduğu yerde bilgi söz konusu olamaz. Ama yine Kant sanki doğanın genel bir planı varmış gibi tarihe bakmalıyız derken, doğanın sanki insan türünü kendi doğal yeteneklerini yine kendi mücadelesiyle geliştirmesini istemiş gibi tarihe bakmamız gerektiğini söyler. Akla karşı olan, akla uygun olmayan süreçler, olaylar, eylemler insanın tarihinde olmuştur ve olacaktır. Ama aklın kullanımına ilişkin doğal yeteneklerimiz geliştikçe akla uygun olmayan her şey birer birer aşılacaktır. Hume'un sözünü de böyle anlamak gerekir. O, aklın mücadelesinde, akıldan yana olan tavrını belirtmiştir. Filozofun bu tavrı elbette bütün insan türü söz konusu olduğunda akşamdan sabaha gerçekleştirilebilecek bir amaç değildir. Ama yine de bir amaç olarak insan türünün pusulası olmalıdır.  


Böylece akıl kendi sınırlarını kendisi belirlemek isteyerek kendisini inançtan gitgide ayırmıştır. Bir daha asla inancı temellendirmemek için kendi sınırlarını kendisi çizen akıl 20. yüzyılda da bilimin pusulası olma görevini üstlendi. Aklın insanlık tarihi kadar eski bu serüveninde gideceği çok yolu var. Bu yolda da tarih boyunca karşılaştığı gibi ciddi tehlikelerle karşılaşmaya devam edecek. Günümüzde akıl saldırı altında. Geçmişte olduğu gibi ve gelecekte olacağı gibi günümüzde de. Hem de hiç olmadığı kadar büyük ve ciddi saldırılarla karşı karşıya. Akıl gölgeler içinde. Edgar Morin'in dediği gibi o akıl ki, onu koruyup kollamalıyız, çünkü karanlıkta kaldığımızda ondan başka tutunacak bir şeyimiz yoktur. O bizim gün batımında uçan Minerva kuşumuzdur.